KUDÜS GÜNLÜKLERİ -X-
Halhûl: Yunus’un Nefesine Doğru
Otobüse doğru yürürken Kudüs’ün esintisi, arkamızdan usulca dokundu omuzlarımıza. Surları geride bırakırken sessizdik çünkü bazen suskunluk, kelimelerden daha ağır bir hakikati taşır. Her birimiz, içimizde çoktan başlamış bir muhasebenin taşlarını yerinden oynatıyorduk.
Otobüse bindiğimizde şehir henüz uykuyla uyanıklık arasındaydı. Dar sokakların taş duvarları arasından süzülürken Kudüs, arkamızdan bakıyordu sanki sessiz, vakur ve kırgın. Kapılardan geçerken beklediğimiz manzara yine çıktı karşımıza. Silahların gölgesine sığınmış Yahudi askerlerin yüzleri. Otobüse girdiler, pasaportlarımızı kontrol ettiler, mavi kartlarımızı uzun uzun süzdüler. Tedirginliğin en çok nefeslere sığındığını o an anlıyor insan. Kimse konuşmadı; ama herkes dua ediyordu. Çünkü dua en büyük sığınağımızdı.
Yol açıldı sonra. Otobüs yeniden hareket etti. Filistin’in dalga dalga yükselen tepeleri önümüzde açıldı. Bir tabela göründü: Halhûl.
Vardığımızda taşın dili, rüzgârın sesiyle birleşip bizi karşıladı. Ve sonra bir cami külliye görünümünde: Nebi Yunus Camii.
İçeri adım attığım anda içimde bir sessizlik çoğaldı. Kalabalıktık ama sanki herkes kendi yalnızlığına çekilmişti. Fısıltılar bile saygının sınırında yürüyordu. Hz.Yunus’un adı, yüksek sesle söylenemeyecek kadar ağır bir emanetti adeta. Makamın önünde durduğumda, uzaktan gelen Kur’an sesiyle kalbimin atışları birbirine karıştı. Yasinler okundu, dualar yükseldi… Ama asıl yankı içimdeydi:
Denize bırakılan bir peygamber,
Karanlığa emanet edilen bir umut,
Ve balığın karnında başlayan bir hakikat…
Yunus peygamber, Ninova halkına gönderilmişti. Halkını iyiliğe çağırdı; Rabbine dönmeye, kötülükten vazgeçmeye, arınmaya davet etti. Ama halk yüz çevirdi. Alay ettiler, iman etmediler, mizaçları sert kayadan bile sertti.
Yunus peygamber kırıldı, kızdı. Bir peygamber için asıl yakıcı olan reddedilmek değil, halkının kurtulamayacağını düşünmektir. Bu kırgınlıkla oradan ayrıldı; oysa ayrılma emri kendisine verilmemişti. Hz. Yunus kendisine verilmemiş bir izni kendince alıp halkını terk etti. Yolculuğu Allah’ın emriyle değil, kırgın kalbinin sızısıyla başladı.
Bir gemiye bindi. Deniz bir anda kabardı. Gökyüzü öfkeyle karardı. Fırtına koptu, gemi batmak üzereydi. Gemideki yükler denize atıldı. Yolculardan da atılacaktı. Kur’a çekildi, kur’a üç kez üst üste Hz. Yunus’a çıktı. Yunus Peygamber, kendini denize bıraktı; su onu yuttu, gece onu sardı ve kader onunla yüzleşmeye çağırdı.
Derken balık… Balık Yunus’u cezalandırmak için değil, korumak için yuttu. Gecenin karanlığı, denizin karanlığı ve balığın karnının karanlığı… Üç kat karanlığın içinde bir kalp yanmaya başladı. İşte bu yüzden Yunus’un hikâyesi bir kıssa değil sadece: İnsanın gururla kaybolup, tevbe ile buluşmasıdır.
Ve o karanlığın en derin yerinde bir cümle doğdu, Yunus’un dilinden dökülen o ilahi cümle şöyle yankılandı:
“La ilahe illa ente sübhaneke inni küntü minez-zalimin.” Senden başka ilah yoktur; Sen kusursuzsun. Gerçekten ben kendime zulmedenlerden oldum. Bu, karanlığın içinden doğan bir nurun adıydı.
Biz okurken, sanki Hz.Yunus da okuyordu. Biz secdeye varırken, sanki o da varıyordu. Zaman inceldi o an. Asırlar bir anın içine sığdı. Ve sanki o ses, uzaklardan değil, içimizden yükseldi:
“Kul, düştüğü yerden kalkmayı Rabbine yönelerek öğrenir.”
Orada bir süre kaldık. Susarak, ağlayarak, içimize dönerek… Dualar birbirine karıştı. Kimi sesiyle yakardı, kimi sessizliğiyle. Ama herkesin içinde aynı arayış vardı: Kendi karanlığından çıkacak bir kapı.
Yunus peygamber denizi terk etmedi; acele eden kalbini terk etti. Balık zindan değildi; iç hesaplaşmanın rahmiydi. Karanlık bir ceza değil; ışığa hazırlanmanın gecesiydi.
Caminin kapısından çıktığımızda rüzgâr yüzümüze vurdu. Sanki görünmez bir ses şöyle diyordu: Belki de ilahi bir fısıltıydı: Affedilmek isteyen, affa yürüsün. Rabbine dönen hiçbir yol kaybolmaz.”
Otobüse doğru yürürken artık kimse aynı değildi. Sabah Kudüs’ten çıkarken elimizde pasaport ve mavi kart vardı; Halhûl’den ayrılırken elimizde görünmeyen bir şey daha vardı: Affedilme ümidi.
Yol yeniden Kudüs’e dönerken askerlerin kontrolü yine olacak, pasaportlar, mavi kartlar bir kez daha incelenecekti.
Bu yolculuk sadece kontrol kapılarından geçmek değildi; Her bir peygamber ziyaretinde “kalbin dar kapılarından da geçiyorduk,” hissini uyandırıyordu içimde.
Kudüs uzaktan yeniden görünmeye başladığında içimden bir ses: “Balığın karnından çıkan kul, Kudüs’ün kapısından giren kulun aynısıdır. Yeter ki insan Rabbini hatırlasın” diyordu
Ve biz… Artık aynı insanlar değildik. Sabah yola çıkan biz, değildik dönen. Sabah Kudüs’ten çıkarken elimizde sadece pasaport ve mavi kart vardı. Halhûl’den ayrılırken elimizde görünmeyen bir şey daha vardı: Nebi Yunus’un duası…


