“TEOPOLİTİK MÜCADELE:TRUMP VE PAPA”
Amerika Birleşik Devletleri’nin 45. ve 47. dönem Başkanı Donald Jhon Trump’ın seçim başarısında, başta sosyal medya olmak üzere iletişim araçlarını etkili kullanması, önemli bir etken olarak göze çarpmaktadır.
Amerikan toplumunun entelektüel birikimi, zannedilenin aksine oldukça tekdüzedir. Bu tür toplumlarda, sosyal medyada paylaşılan “fast food” tarzı bilgilerin, resmi söylemlerin ve görsel propagandanın etkisi oldukça fazladır.
ABD, dünyanın en fazla kitap okunan ülkesi olmasına rağmen entelektüellik karşıtı (Anti-intellectualism) bir anlayışla yönetilmektedir. Anti-entelektüalizm, bir bakıma ABD’deki mevcut siyasi, ekonomik ve sosyolojik yapıyı muhafaza eden bir kalkan görevi görmektedir.
Sosyal medya üzerinden yaptığı paylaşımlar ve açıklamalarla kitleleri manipüle edebilme konusunda son derece mahir bir politikacı olan D. Trump, bazen öyle ilginç/tartışmalı paylaşımlar yapıyor ki bırakın kendi toplumunu, uluslararası kamuoyu bile günlerce ABD başkanının paylaşımlarını konuşuyor.
Bu durum, politika kadar popüler kültürün de etkili bir figürü olan Trump’ı, oldukça mutlu ediyor. Konuşulmak, gündem olmak, insanları şaşırtmak, dikkat çekmek gibi bu tür davranışlar, narsist kişilik bozukluğu olan Donald Trump’a büyük bir haz veriyor.
Bilindiği üzere Başkan Trump, geçen günlerde Truth Social'daki “Real Donald Trump” isimli kişisel hesabından, kendisini “Hastalara Şifa Dağıtan İsa Mesih” olarak tasvir eden bir fotoğraf paylaştı.
Skandal paylaşıma, başta Vatikan olmak üzere Hristiyan dünyasının ciddi bir tepki gösterdiğini gören ABD başkanı; söz konusu fotoğrafı sosyal medya hesabından hemen kaldırdı.
Trump, yapay zekayla yapılan fotoğrafta kendisinin “İsa Mesih” olarak değil, şifa dağıtan bir doktor olarak tasvir edildiğini, bu nedenle böyle bir paylaşım yaptığını söylese de kamuoyundan gelen tepkileri engelleyemedi. Çünkü, Hristiyan inancında, bir kişinin kendisini “İsa Mesih” olarak tasvir etmesi, büyük bir günah olarak kabul ediliyor.
D. Trump’ın attığı bu geri adım, siyasi hayatı boyunca umursamaz, son derece rahat, saygı kurallarını hiçe sayan, egoist bir üst düzey politikacının bile bazı eleştirileri dikkate almak zorunda olduğunu göstermesi açısından büyük önem arz etmektedir.
Trump ve kabinesinin ağırlıklı olarak Protestanlık mezhebinin bir alt kolu olan Evanjelizim inancına bağlı olduğu herkes tarafından biliniyor. Evanjelikler de tıpkı Siyonist Yahudiler gibi Apokaliptik (Kıyamet, çöküş) beklentileri olan, aşırı dinci bir düşünce yapısına sahiptirler. ABD parlamentosunda sağ/muhafazakâr kanat ağırlıklı olarak Evanjeliklerden oluşmaktadır. Evanjelikler, vaat edilen toprakların Yahudilere ait olduğuna, İncil’de anlatılan Armageddon Savaşı’nın (Büyük Kıyamet/Melhame-i Kübrâ) Ortadoğu’da olacağına, bu savaş sonunda dünya devletlerinin İsrail etrafında toplanacaklarına ve Mesih’in Kudüs’e ineceğine inanmaktadır.
Onlara göre, Yahudilerin Filistin’e geri dönüp, İsrail Devleti’ni kurması, Armageddon’un gerçekleşmesini hızlandırmıştır. ABD şu an, Armageddon’un gerçekleşmesi için dünyayı kan gölüne çeviren, insanlık düşmanı Siyonist, Evanjelik ve Satanist gruplar tarafından yönetilmektedir. Nitekim, ABD Başkanı Donald Trump, Beyaz Saray’da Evanjelik papazlarla dua seansı yaparak, politik duruşunun/motivasyonunun temelleri hakkında dünya kamuoyuna önemli bir mesaj vermiştir.
Trump’ın, Beyaz Saray’da Evanjelik rahipler tarafından kutsandığı görüntüler; Haçlı Seferleri’ne çıkmadan önce Papa tarafından kutsanan Avrupalı kralları akıllara getirmiştir.
Trump, saldırgan dış politikasına teolojik referanslar üzerinden meşruiyet kazandırmaya çalışsa da Hristiyan aleminden beklediği desteği göremedi.
ABD ve İsrail’in hiçbir değere, inanca, kutsala, kanuna saygı göstermeyen agresif tavrına, Amerikalı Papa XIV. Leo (Robert Francis Prevost) bile açık bir şekilde tepki göstermeye başladı.
Trump ve Papa arasında yaşanan karşılıklı söz düellosunun, kurgu olup olmadığı tam olarak bilinemese de Washington destekli İsrail Devleti’nin, Kudüs’teki Hristiyan nüfusuna yönelik sert tutumu, Hristiyanların en kutsal mabedi olan Kıyamet Kilisesi’ni kapatması, Lübnan ve Gazze’de kiliseleri vurması, aralarında Hristiyanların da bulunduğu sivillere yönelik saldırılar yapması Vatikan’ı uzun zamandır rahatsız ediyordu.
“Kutsal Kabir Kilisesi” olarak da adlandırılan Kıyamet Kilisesi’nin, Hristiyanlık tarihi boyunca ilk defa kapatılması teopolitik dengeler açısından oldukça önemli bir olaydır. Müslümanların, Kudüs’e egemen olduğu dönemlerde bile kapatılmayan tarihi kilise, içerisinde Hz. İsa’ya ait olduğuna inanılan bir kabir de barındırmaktadır.
Papa XIV. Leo, her ne kadar Gazze soykırımı sırasında barış(!) yanlısı konuşmalar yapmış olsa da hiçbir zaman son dönemde yaptığı gibi net bir dille savaş karşıtı söylemlerde bulunmamıştı. İran’a yönelik saldırıların, dünya nezdinde kabul görmediğini ve bu savaşın başta Avrupa olmak üzere dünya genelinde büyük bir siyasi, sosyal ve ekonomik krize neden olacağını gören Papa, ABD-İsrail ittifakının politikalarına karşı eleştirel bir duruş sergilemeye başladı.
Hangi dine mensup olursa olsun, hiçbir din adamı inanç öğretilerinin savaş, katliam, soykırım, vahşetle anılmasını istemez. Trump ve kabinesinin sürekli olarak “İncil”, “İsa Mesih”, “Kutsal Savaş” gibi dini terminoloji üzerinden bir meşruiyet kazanma çabası ve Hristiyan öğretilerinin Vatikan’dan daha çok Beyaz Saray tarafından siyasi amaçlarla dillendirilmesi, Papa’yı oldukça rahatsız etmiş olmalı ki Trump’a karşı bu kadar açık ve net bir tavır ortaya koydu. Katolik lider, Hristiyan öğretilerinin ve terminolojisinin Evanjelik bir yapı tarafından sıklıkla kullanılmasını, dini bir eksen/merkez kayması olarak da anlamış olabilir.
Yakın dönem dünya tarihine baktığımızda, Vatikan ile karşı karşıya gelen başka devlet başkanları da olmuştur. Fransız Napolyon Bonapart, İtalyan Benito Mussolini, Alman Adolf Hitler gibi güçlü ve karizmatik liderler de dönem dönem Papa ile anlaşmazlıklar yaşamıştır.
Amerika Birleşik Devletleri kuruluş ideolojisi itibariyle Katolik inancına muhalif bir çizgidedir. Öyle ki 1865 yılında Başkan Abraham Lincoln’e yapılan suikastı, Katoliklerin planladığını düşünen dönemin ABD yöneticileri, Vatikan ile olan ilişkilerini kesmiştir. 1979 yılında, II. Jean Paul ABD’yi ziyaret eden ilk Papa olmasına rağmen, Beyaz Saray-Vatikan gerilimi 1984 yılına kadar devam etmiştir. İki ülke arasındaki bu siyasi ve dini krizi, ancak Başkan Ronald Reagan sonlandırabilmiştir.
Jimmy Carter’dan tutun, J. Kennedy’e, G. Bush’tan Trump’a kadar Vatikan ile ilişkiler her zaman belli bir seviyeden öteye geçememiştir. ABD’li başkanlar, Vatikan’a mesafe koymaya özen göstermiş, hatta bazen Papalara güç gösterisinde de bulunmuşlardır. Öyle ki G.W. Bush, Papa XVI. Benedictus’a; “Papa Hazretleri” yerine karşısında sıradan birisi varmış gibi “Efendim” (Sir) diye hitap etmiş ve Katolik liderle bacak bacak üstüne atarak konuşmuştur. Bu sebeple D. Trump’ın Papa ile yaşadığı krize çok da şaşırmamak gerekiyor.
D. Trump, Papa XIV. Leo’yu dini nedenlerden dolayı değil siyasi duruşundan dolayı eleştirmektedir. Trump, Papa’yı aşırı liberal, İran savaşını iyi analiz edememiş, kapasitesiz, sıradan bir rahip olmakla suçluyor ve ruhani lideri sevmediğini de dile getiriyor.
Trump’ın siyasi ve diplomatik temayüllerden uzak bu üslubuna Papa da “Kendine ve paraya taptığın yetti, güç gösterisi yetti, savaş yetti" diyerek tarihi bir cevap verdi. ABD nüfusunun yaklaşık olarak %22’lik kısmı Katoliklerden oluşuyor.
Bu oran, her geçen gün daha da artıyor. Çoğunluğu elinde bulunduran Protestan nüfus ise gittikçe geriliyor. ABD’de de pek fazla dillendirilmese de Katoliklik-Protestanlık mezhepleri arasında bir iktidar mücadelesi olduğu da bir gerçek…
Son yapılan başkanlık seçimlerinde, Katoliklerin %52’lik kısmının desteğini alan Trump’ın Vatikan ile olan kavgası, Katolik seçmen üzerinde doğal olarak olumlu bir etki bırakmayacaktır.
Trump, ABD toplumu nezdinde giderek itibar kaybettiğini çok iyi biliyor. ABD tarihinde ender görülen bir kalabalıkla (10 milyon civarı) yapılan “Krallara Hayır!” mitingi de Trump’ın gözünü epey korkutmuş olmalı…
Son yapılan anketlere göre, ABD halkının % 60’lık bir kesimi, İran savaşının devam etmesini istemiyor ve bu savaşı gereksiz buluyor.
J. Epstein davası ile de başı belada olan Trump, İran savaşında beklenmedik bir fiyasko yaşayınca, kontrolünü iyice kaybetmiş gözüküyor. Psikolojik olarak dağılmış bir görüntü veren Trump’ın, Papa’ya karşı bu kadar agresif bir tutum sergilemesi, içinde bulunduğu siyasi çıkmazın bir sonucu olarak değerlendirilmelidir.
İran harekatı, şu ana kadar güçlü ve yenilmez ABD imajına çok büyük zarar vermiştir. Bu tablo, Trump’ın sıklıkla dillendirdiği “Dünyanın en güçlü ordusuna sahibiz, bizi kimse yenemez, istediğimiz yere gireriz…” gibi abartılı söylemlerini bir nebze de olsa boşa çıkarmıştır. Trump, artık gerek kendi ülkesinde gerekse dünya kamuoyunda tutunacak bir dal bulmakta zorlanıyor. Gittikçe yalnızlaşan ABD başkanı, daha da agresif bir tavır takınıyor.
Papa XIV. Leo Beyaz Saray ile sorun yaşamasının bir başka nedeni de ABD’nin göçmenlere karşı uyguladığı sert politikadır…
Papa göçmen politikasını, insan haklarına aykırı buluyor ve bu görüşünü dillendirmekten de çekinmiyor. Papa, 35 yaşında vaftiz edildikten sonra Protestanlıktan Katolikliğe geçen, Trump’ın yardımcısı JD Vance’e gönderdiği bir mektup da göçmenlerin sınır dışı edilmesinin doğru olmadığını belirtmişti.
Kimi çevrelerce Papa’nın, kendisine intisap etmiş bir Katolik siyasetçiye azarı olarak nitelendirilen ve ABD’nin iç siyasetini eleştiren bu mektubu, Trump gibi narsist bir siyasetçinin, hoş karşılamasını beklemek biraz hayalcilik olacaktır.
İki taraf arasında yaşanan bu gerilimin ne kadarı kurgu ne kadarı gerçek tam olarak bilemesek de ABD’ye yönelik tepkilerin gittikçe arttığı da bir vakıa olarak karşımızda duruyor.
Donald Trump’ın tartışmalı “İsa Mesih” fotoğrafı paylaşımı; Ortadoğu özelinde dünyada yaşanan savaşların dayandığı temel dinamiği de ortaya koymaktadır.
D. Trump ve B. Netanyahu gibi dini inançları aşırılık içeren politikacılar; katliamlar, savaşlar, soykırımlar, cinayetler de dahil her şeyi Tanrı’nın adına yaptıklarına inanırlar. (Gerçekte inanmasalar bile konjonktür gereği, toplumlarına böyle bir görüntü verirler.)
Bu hususta, Edebiyat Ortamı ve Vakıflar Dergisi’nin genel yayın yönetmeni olan şair ve yazar Mehmet Kurtoğlu’nun “Trump’ın İsa Mesih”e benzetildiği fotoğraf üzerine yaptığı kısa ama son derece önemli değerlendirmesiyle yazımı noktalamak istiyorum.
“Nietzche, Hristiyanlığın eleştirisini yaptığı kitabının adını “Deccal” koymuştu. Haksız da değildi… Çünkü bir yerde, “Mesih” inancı varsa “Deccal” de kaçınılmazdır. Her şizofren Avrupalı, kendisini “Mesih” olarak görür. Mesihlik takıntısı, sıradan insanlarda tolere edilebilir. Hatta bu insanlar çevreye zarar verdiklerinde deli diye hastaneye yatırılır.
Ancak Amerika gibi süper gücün başındaki bir adam kendisini “Mesih” sandığında, bütün dünya “Deccal”e dönüşür. Kıyamet savaşını başlatmayı kendinde hak görür. Trump’ın kendisini “Mesih” olarak gösterdiği bu resim, bir Amerikan ironisidir… Ancak bu ironinin sonunda, dünyayı bekleyen bir trajedinin yaşanmayacağını kim garanti edebilir?”


