HEPİMİZİ KANDIRDILAR
Şanlıurfa’da ve Kahramanmaraş’ta yaşanan elim okul saldırıları ülke olarak morallerimizi ve psikolojimizi bozdu. Çok mahzunuz. Rabbim menfur saldırıda şehit olan yavrularımıza rahmet eylesin. Cennet gülleri oldular. Geride kalan acılı ailelerine Allah büyük sabır versin.
Yaşanan olaylar üzerine herkes “Neler oluyor?” ya da “Ne oluyoruz?” sorularını sorup duruyor. Aynı şekilde uykularımızı kaçıran olayları korku ve endişe ile takip etmeye devam ediyoruz. Medyada konuya ilişkin olarak, birçok alandan kişi değerlendirmeler yapıyor. Haber sitelerinde, gazetelerde, televizyonlarda ve sosyal mecralarda dili dönen bir şeyler dile getiriyor.
“İnsanın neresi ağrırsa insanın canı ordadır.” derler. Kahramanmaraş saldırı olduğu gün, kendi veçhemden, acil eylem planı babında takriben on maddelik listeyi dostlarımla paylaştım. Bunların büyük kısmı, sürekli konuşulan konular olduğu için herkesçe malumdur. İletişim bilimci olarak burada önemli saydığım bir hususa dikkat çekeceğim.
Daha okul saldırıları olmamıştı. Geçen hafta bir çalıştay kapsamında bazı oturumlarda katılımcı olarak yer almıştım. Orada farklı alanlardan uzmanlar vardı. Konuyu cezai yaptırımlara ve onların sert olmalarına getirmiştim. Bu yaptırımları sadece hukuki anlamda değil aynı zamanda ailede, okulda; gençlere ve çocuklara yönelik olarak da uygulamamız gerektiğinin altını çizmiştim.
Her zamanki gibi, herkesçe malum olan “O kadar da değil! Çocuklara ve gençlere baskı ters teper! Çocukların psikolojileri bozulur. Baskıyla hiçbir şey elde edemeyiz. Çocuğun özgüveni kırılır. ” gibi bazı itirazlar gelmişti. Bu tarz tepkileri yıllardır duymayanınız yoktur, sanırım.
Bu düşünce tarzının bu kadar yaygınlaşmasında en etkili unsurun; toplum önüne çıkıp olur olmaz ahkâm kesen, ne idüğü belirsiz birkaç eğitim sertifikası ile kendini bilirkişi ya da uzman olarak addeden akıl daneleri olduğunu düşünüyorum. Burada işini hakkıyla yapan insanları tenzih ediyorum.
Bu uzman kılıklı şarlatanlar; kişisel gelişimci, ilişki uzmanı, aile terapisti, yaşam koçu, hayat montörü ya da iletişim uzmanı gibi unvanlarla piyasada gezmektedir. Bu açıkgözlerin çoğunun ne mezunu oldukları ve ne hakla bu işlere giriştikleri belli değildir. Yüksek lisans ve doktora yapanların dahi kendilerini yetersiz hissettikleri bir ortamda, bu uyanıkların pervasız bir şekilde danışman ve uzman olarak arzı endam ettikleri görülmektedir. Özellikle “kanaat önderi” edasında poz kesmelerine iyiden iyiye ayan oluyorum.
Konuştukları konular aile ve çift terapisi, çocuk ergen danışmanlığı, aile danışmanlığı, insan ilişkileri gibi gerçekten uzmanlık gerektiren konulardır. Modernitenin insana attığı en büyük kazıklardan olan, kişisel gelişim, konularından yola çıkılarak bu alanlarda cirit atılmaktadır.
Bu toplumu ifsad eden kişileri sosyal medyada, yüzbinler hatta milyonlarca kişi takip etmektedir. Batıdaki bazı ünlülerin kötü kopyası olan bu kişiler, beylik ifadeler kullanarak ve kısa videolar çekerek viral (içeriklerin milyonlarca kişiye ulaşması) olabilmektedir. Aynı kişiler içerik olarak da toplumun en hassas noktası olan aileyi ve gençliği konu edinmektedir.
Şunu da üzüntüyle belirtmek isterim ki alanında eğitim almış, okulunu okumuş olup da bu fenomenlere özenen arkadaşlarımız da bulunmaktadır. Bu arkadaşlarımız da daha fazla etkileşim almak ve daha fazla para kazanmak uğruna aynı hataya düşmektedir.
Her ailenin ya da her ilişkinin kendi içinde farklı farklı dinamikleri olduğunu halde, bütün bunları göz ardı ederek, basmakalıp yargıları ya da önerileri herkese uygulamaya çalışmaktadırlar. Bu durum haliyle hem ailelere hem ilişkilere hem de çocuk ve gençlere zarar vermektedir. Ortaya çıkan tabloda, bütün bir toplumun geri dönülmesi zor hasarlara maruz kaldığı görülmektedir.
Gelelim asıl konumuza. Gerek düzenbaz olsun gerekse etkileşim almak için bu alanlarda boy gösteren uzmanlar olsun, her kimse bu kişilerin, bizi bahsi geçen konularda bizleri kandırdıklarını söyleyebilirim. Özellikle de çocukların eğitimi ile ilgili olarak daha fazla kandırdılar.
“Çocukları baskılamayın! Onları darlamayın, psikolojileri bozulur! Onları birey olarak kabul edin! Onlarla konuşurken onları ikna etmeye çalışın! Özerk alan tanıyın! Onlar özgür bireyler! Bırakınız istedikleri gibi davransınlar! Onlara asla şiddet uygulamayın! Onlara güvenin! Onlar da sen ben gibi birey!” şeklindeki ifadeleri soslayarak ve süsleyerek bizlere sunup bizleri kandırdılar.
Yeğenim Kadir bir gün demişti ki “Ben okula gitmek istemiyordum. İlkokula yeni kayıt olmuştum. Babam okula bıraktıktan sonra ben yine okula gitmemiştim ve okuldan çıkıp eve doğru yola koyulmuştum. Beni yolda gören babam, bana öyle bir tokat attı ki gözümden yıldızlar çıkmıştı. Ondan sonra koşa koşa okula gitmiştim.ve bir daha okuldan eve dönmedim.”
Bir başka arkadaşım okuldan kaçtığını ve bir kıza takıldığını söylemişti. Dersleri kötüye gitmiş ve notları da düşmüştü. Babasının onu güzelce dövmesi sonucunda ağlaya ağlaya dersinin başına oturduğunu ve sonraki dönemlerde derslerinin tekrar normale döndüğünü, iyileştiğini söylemişti.
Geçenlerde yine yeğenim İsmail’in 9 yaşındaki oğlunun telefonla fazla zaman geçirdiğini telefonu bırakmak istemediğini ve bu nedenle agresifleştiğini, derslerine çalışmadığını ve asosyal hale geldiğini bana söyleyip ne yapılması gerektiğini, sordular. Ben de gerekirse zor kullanarak telefonu elinden almalarını ve bir daha vermemelerini, tavsiye ettim. Nitekim öyle yapmışlar. Çocuk tekrar o neşeli, mutlu ve başarılı günlerine döndü. (Burada yaşını göz önünde bulundurarak böyle öneride bulundum. Ergenlik ya da gençlik dönemi olsaydı farklı yöntem ve tavsiyelerde bulunacaktım.)
Çocuğun gönlüne kalırsak, çocuk iyi ve kötü her şeyi yapmak ister. Adı üstünde ‘çocuk’ daha mümeyyiz ( iyiyi kötüden ayırt edebilecek yeteneğe sahip kişi) değil. İş böyleyken çocuğun her dediğini yerine getirmek onun felaketi olabilir. Ne yazık ki Allah Resul’ünün kıyamet alameti olarak ifade ettiği “Anneler efendilerini yetiştirecek.” hallerini yaşıyoruz. Çocuklara laf edilmez oldu. Laf edecek olunsa başta anne babalar olmak üzere birçok kesimden olumsuz tepki alınmaktadır. “Karışmayın diledikleri gibi davransınlar.” dediler. Sonuç ortada.
Kadim atasözümüz olan “Dayak cennetten çıkmıştır.” desem şuracıkta beni linç edecek birçok arkadaşım olduğunu biliyorum. Atalar bir şeyi söylüyorsa gerçekten bir bildikleri vardır. Burada fiziksel şiddet uygulayalım, demiyorum. Bugün bizler “dayak” ibaresini otorite ve disiplin şeklinde yorumlasak yerinde olur. Anne babalar ve öğretmenler yeri zamanı geldiğinde çocukları azarlayabilmeli ya da hafifçe kulağını çekebilmelidir.
Cinsiyetçi bir söylem olarak görülen “Kızını dövmeyen dizini döver” atasözünü söylerken ihtiyat ediyorum. Bunu biz kız ya da erkek olarak değil de “çocuğunu” diye değiştirsek ve yeniden yorumlasak yerinde olacaktır. Bu atasözünde geçen ‘dövmek’ ifadesini de diğerinde olduğu gibi “disiplin” olarak değerlendirsek yerinde olacaktır.
Ya da diğer bir atasözü “Kızı gönlüne bırakırsan ya davulcuya ya da zurnacıya kaçar!” atasözü de cinsiyetçi bir söylem olarak değerlendirilmektedir. Ben burada da cinsiyetten ari olarak ‘çocukları’ kendi gönüllerine bırakırsak sıkıntılı olabileceğini düşünenlerdenim.
İşin ilginç tarafı bugün “Sakla samanı gelir zamanı” veya “Damlaya damlaya göl olur” atasözlerini mecaz olarak yorumlayan bizler yukarıda ifade edilen atasözleri için aynı değerlendirmeleri yapmıyoruz. Yeri zamanı gelmişken “Ulu lafı dinlemeyen uluyakalır” atasözünden mülhem büyük sözü yani ata sözü dinlemeyenlerin büyük acılar yaşadıkları da nice tecrübeyle sabittir.
Çocuklarımızı ister küçük, ister ergen ister genç olsunlar sıkı takip etmemiz gerektiğini savunanlardanım. Çünkü onların dünyaya dair olan deneyimleri yetersizdir. Bazen istemeseler de hata edebilirler. Hatta bu hatalara ısrarla devam edebilirler. Bizim onları korumamız ve yanlıştan döndürmemiz gerekebilir. Bunun için bazen disipline ihtiyaç duyabiliriz. Belki kulaklarını çekmemiz icap edebilir. Bütün bunları onları sevdiğimiz için yapmalıyız.
Şunun da altını çizmeden geçmeyelim: çocuklarımıza otoritemizi göstermek isterken, onları sevgimizden mahrum etmememiz de gerekir. Unutmayalım ki kişi severken ve bunu her zaman hissettirerek de otoriter olabilir.
Tunceli’de öğrenci iken öldürülen ve hala cesedi bulunmayan Gülistan Doku ve okul saldırılarının gündemi meşgul ettiği şu günlerde çocuklarımıza daha fazla sahip çıkmamız gerekiyor. Onları kötülüklerden ve kötü kişilerden korumamız gerekiyor. “Evlat Nöbeti”ne çıkmamız zorunlu hale geldi. Onları sıkı takip edeceğiz. Kötülük kol gezerken onları, kız olsun erkek olsun fark etmez, kendi haline bırakamayız.
Sön söz. Yirmi yılı aşkın bir süredir iletişim ve insan ilişkileri üzerine okur, yazar ve konuşurum. Geldiğim noktada çocuklarla olan iletişimlerimizde eskiden olduğu gibi özgürlükçü düşünmüyorum. Artık geldiğim noktada kontrolü elden bırakmamız gerektiğini ve çocuklar üstünde bir otoritenin olması gerektiğini savunmaktayım. Çocuk çocukluğunu bilecek; büyük büyüklüğünü.


